Evrim Karşıtlarına Dersler: Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia

Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia, evrim karşıtlarının sıkça alıntı yaptığı ve evrim karşıtı görüşlerine destek sağlamak için kullandıkları iki talihsiz bilim insanıdır. Gould ve Feduccia’dan yapılan alıntılarla, bu kişiler geçiş formlarının olmadığını savunuyormuş gibi gösterilmeye çalışılır ve böylece evrim karşıtı görüşler bilim insanları tarafından sanki geniş bir destek görüyormuş havası verilmeye çalışılır. Feduccia genellikle Archaeopteryx’in geçiş formu olup olmadığı konusunda alıntılanırken Gould, hem genel anlamda geçiş formları konusunda hem de Archaeopteryx’le ilgili olarak alıntılanır. Şimdi bu iki bilim insanının geçiş formları, Archaeopteryx ve yaratılışçıların taktikleriyle ilgili düşüncelerine bakalım.

İlk olarak Gould’un geçiş formlarının varlığı hakkında ne dediğine ve yaratılışçıların kendisini geçiş formlarının olmadığını söylüyormuş gibi göstermesiyle ilgili görüşlerine bakalım:

Yazının devamı ->>

Yaratılışçı safsatalara cevaplar – 1

Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü adlı kitabındaki bilimsel yanlışlar ile başladığımız bu bölümün sonunda umarız ki bilimin gerçeğini gördüğünüzde neden bilimadamlarının neredeyse tamamının evrimi desteklediğini görecek ve sizin de ya içinizde bir şüphe uyanacak ya da evrimi destekleyeceksiniz. Sitenin diğer bölümlerini de okuyarak evrimin hayatımızın bir parçası olduğunu, dünyayı nasıl şekillendirdiğini daha net görebilirsiniz.

Bu kitaptaki birçok bilimsel yanlışı ve gerçek dışı iddiayı ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazımda kitabın birinci bölümü olan Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir? bölümündeki yanlışları teker teker inceleyeceğim.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yaparak bilimsel olarak hatalı ve gerçek dışı noktalara değinmek istiyorum. Harun Yahya şöyle demiş:

Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş olağanüstü sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının “tesadüflerle” oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks yaratılışı dahi, Allah’ın canlılığı yoktan varettiğini açıkça göstermektedir.

Canlılığın kendiliğinden oluşması ile evrim teorisinin bir ilişkisi yoktur. Evrim teorisi türleşmenin nasıl oluştuğuyla ilgilenir. Canlılığın nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan bir konudur ama bilim dünyasındaki baskın görüş abiyogenezdir. Yani canlıların cansız maddelerden oluştuğu görüşü. Ama bunun nasıl olduğuyla ilgili farklı görüşler mevcuttur, değişik hipotezler vardır. Bunların evrim teorisiyle ilgisi yoktur. Evrim teorisi canlılığın oluşumundan sonraki kısım ile ilgilenir ve bunlarla ilgili tezler ortaya koyar. Kısaca evrim teorisine Harun Yahya’nın burdaki iddiasıyla saldırmak cahilce bir yaklaşımdır. Ayrıca kaldı ki burdaki iddiası da doğru değildir. Yaşamın doğal koşullarla kendiliğinden oluşması, yaratılışçıların yaptıkları cahilce istatistik hesaplamalarından çıkan sonuçlar gibi olanaksız değildir tam tersine oldukça muhtemeldir (1). Yaratılışçıların düşünmek istedikleri gibi hiç yoktan tamamen tesadüf ve şans eseri bir hücre elbette meydana gelmemiştir. Burda kademe kademe bir ilerleme ve en sonunda bugünkü bildiğimiz anlamda prokaryot bir hücrenin oluşumu söz konusudur. Yoksa yaratılışçıların saptırmaya çalıştığı gibi bir durum yoktur. Ortada sadece elementler veya ufak moleküller varken “bunların bir anda şans eseri birleşmesiyle hücre oluşturmuştur” diye bir görüş veya iddia yok. Kısaca yaratılışçılar konunun temeline inmeden konuyla ilgili fazla bilgisi olmayan insanları bu tip saptırmalarla kandırmaya çalışıyorlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Ian Musgrave’in yazısını abiyogenezle ilgili yazısını okuması faydalı olacaktır.

Aynı kitaptan başka bir alıntı daha:

Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim teorisi daha ilk aşamada, ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.

Aslında yukarda bu konuya değinmiştim. Bir hücrenin veya proteinin bir anda şans eseri oluştuğunu kimse iddia etmiyor. Ama yaratılışçılar genelde bu tip aslında var olmayan düşünceleri varmış gibi gösterip bunları sözde çürüterek evrimi çürüttüklerini iddia ediyorlar. Bu konu için yukarda linkini vermiş olduğum yazının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.

Başka bir alıntı daha:

Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA’yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Darwin’in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil, çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir.

Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1

1. Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88

Burda çok açık bir aldatmaca var. Francis Crick kitabında “directed panspermia” yani “yönlendirilmiş panspermia” tezini anlatmaktadır. Yani Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından bilinçli olarak Dünya’ya getirilmiş olabileceğinden bahsetmektedir. Ama Crick aynı zamanda kitabında abiyogenezin de Dünyadaki yaşamın başlangıcını oluşturmuş olabileceğini söylemektedir. Ama burda gözden kaçmaması gereken konu bunların evrim teorisiyle veya evrim düşüncesiyle ilgisi olmadığıdır. Crick, evrim teorisinin doğruluğunu savunmaktaydı. Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi eskiden evrim teorisini kabul edip DNA’nın yapısını görünce imana gelmesi gibi hayali bir durum söz konusu değildir. Tekrar söylüyorum yaşamın başlangıcı ile evrim teorisi farklı konulardır.

Başka bir alıntı daha:

Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi, bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıkları hummalı fosil araştırmalarında bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.

Burada yine ardı ardına inanılmaz bilimsel yanlışlar sıralanmış. Geçiş türleri bulunmadığı tamamen yanlıştır ve tüm yaratılışçılar bu yanlışı sıkılmadan tekrarlar. Hatta en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx‘in sürüngenler ile kuşlar arasında bir tür olduğunu kabul etmeyip birçok kuş ve sürüngen özelliği birada taşıyan bu türün normal bir kuş olduğunu iddia ederler. Ama 2005 yılında bulunan ve şimdiye kadar bulunmuş Archaeopteryx fosilleri içinde en iyi korunmuş olan fosil sayesinde daha önceki fosillerle elde edilemeyen bilgilere ulaşılmıştır. Bu fosil sayesinde kuşların ayaklarındaki ağaç dallarına tutunmaya yarayan ters yönlü parmağın, Archaeopteryx‘te olmadığı anlaşılmıştır (2). Ayrıca kemik yapısının da uçamayan theropod dinozorlarla büyük benzerlik taşıdığı belirlenmiştir. Yani kuşların theropod dinozor kökenine dair düşünce bu son fosille daha da güçlenmiştir.

Balıkların amfibiyanlara, amfibiyanların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara ve memelilere evrimine dair geçiş türlerine ait birçok fosil bulunmuştur. Ama yaratılışçılar bu fosilleri her zaman görmezden gelmekte ve hepsine bahaneler bulmaktadır. Yukarda anlattığım gibi en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx‘i bile kabul etmemek için kırk takla atan yaratılışçıların diğer fosillere bahaneler üretmekte zorlanmadığını tahmin ediyorsunuzdur heralde. Eğer diğer geçiş türleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız ve İngilizce biliyorsanız bu sayfayı inceleyebilirsiniz.

Kitabın ilk bölümüdeki iddiaları böylece cevaplamış olduk. Aslında bunlara iddia demek pek doğru olmaz. Çoğu yanlış bilgi ve aldatmaya yönelik kasıtlı çarpıtmalardır. Bunların içinde ciddi bilimsel bir iddia yoktu maalesef. Kitabın ileriki bölümlerinde bilimsel iddialarla karşılaşmayı umuyorum ama bu konuda pek de umutlu değilim çünkü Harun Yahya ve onun gibilerin nasıl çalıştıklarını ve amaçlarını çok iyi biliyorum.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Referanslar:
1. Musgrave I., 1998. “Lies, Damned Lies, Statistics, and Probability of Abiogenesis Calculations
2. Mayr, G., B. Pohl, D.S. Peters, 2005. “A well-preserved Archaeopteryx specimen with theropod features“. Science 310: 1483-1486.

NETcevap.org’daki ‘Net Hezeyanlar’

Harun Yahya’nın yüzlerce sitesinden biri olan NETcevap sitesinde 10 Ünlü Darwinist Yalan diye bir bölüm var. Bu bölümde bazı iddia ve görüşler yalanlanmaya çalışılıyor. Ama yaratılışçıların her zaman yaptığı gibi burda da insanlar yanlış bilgilendiriliyor. Bunlardan birkaç tanesine örnek vermek istiyorum.

İddialardan biri şöyle:

1. “HAYATIN İLKEL DÜNYADA TESADÜFEN OLUŞABİLDİĞİ İSPATLANMIŞTIR” YALANI:

Bu iddiayı öne süren evrimci kaynaklarda tek kanıt olarak 1953 yılındaki Miller Deneyi gösterilir. Oysa bu deneyde canlı bir hücre oluşturulmamış, sadece bir kaç basit aminoasit sentezlenmiştir. Aminoasitlerin tesadüfen doğru sıralamayla dizilerek proteinleri oluşturmaları, bunların da bir hücre meydana getirmeleri matematiksel olarak imkansızdır. Kaldı ki, Miller’ın sentezlediği aminoasitler dahi anlam taşımamaktadır. Çünkü Miller deneyinde ilkel dünya atmosferinde bulunmayan gazlar kullanmıştır.

İlk olarak şunu belirtmek isterim. Evrim Teorisi yaşamın nasıl oluştuğuyla ilgili bir tez ileri sürmez. Evrim Teorisi yeni türlerin nasıl ve neden ortaya çıktığını, canlıların nasıl ve neden yeni türlere evrimleştiği açıklamaya çalışır. Yaşamın nasıl ortaya çıktığı ilk canlının nasıl ve hangi süreçlerle oluştuğunu inceleyen, araştıran ve bu konularda tezler ortaya koyan farklı hipotezler vardır. Burda Miller-Urey Deneyinin önemi yaşamın temel yapıtaşları olan organik yapı bloklarının ve amino asitlerin kendiliğinden oluşabileceğini göstermesidir. Miller-Urey deneyi bu konuda bir ilk olduğu için hep onun adı anılır. Aslında Miller-Urey deneyinde kullanılan atmosferle ilgili gazlar yanlıştır ama Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya’nın Yanılgıları – 1 ve Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya’nın Yanılgıları – 2 başlıklı yazılarımda ayrıntılarıyla anlattığım gibi Miller ve Urey’den sonra doğru atmosfer koşulları kullanılarak birçok deney yapılmış ve Miller-Urey deneyindekiyle aynı sonuçlara ulaşılmıştır. Yani NETcevap’ın dediği gibi “Miller deneyinde ilkel dünya atmosferinde bulunmayan gazlar kullanmıştır” diyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değildir. Ayrıca yazıda geçen “… sadece bir kaç basit aminoasit sentezlenmiştir” sözü de tamamen yanlıştır. Bu deneyde canlı yapılardaki proteinlerin yapısında kullanılan 21 amino asitin 13 tanesi sentezlenmiştir (1).

Başka bir iddiada ise şöyle diyor:

4. “ARCHAEOPTERY, SÜRÜNGENLER VE KUŞLAR ARASINDAKİ KAYIP HALKADIR” YALANI:

Archaeopteryx adlı 150 milyon yıllık kuş fosili, evrimciler tarafından 19. yüzyıldan beri “evrimin en büyük fosil kanıtı” olarak gösterilmiştir. Bu kuşun bazı sürüngen özellikleri gösterdiği ve bu yüzden sürüngenler ile kuşlar arasındaki “kayıp halka” olduğu iddia edilmiştir. Ancak 2000 yılında ortaya çıkarılan Lonqisquama adlı fosil, bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Çünkü 220 milyon yıl yaşındaki Lonqisquama, Archaeopteryx’ten 70 milyon yıl daha eski olmasına rağmen eksiksiz bir kuştur.

Archaeopteryx ile ilgili detaylı bilgi için daha önce yazmış olduğum Archaeopteryx ve Harun Yahya’nın Yanılgıları başlıklı yazımı okumanızı öneririm. “Kayıp halka” terimi eskide kalmış ve günümüzde kullanılmayan bir terimdir. Archaeopteryx günümüz kuşları ve eski sürüngenlerin birçok özelliklerini bir arada bulunduran bir türdür. Zaten Archaeopteryx ile ilgili önceki yazımda bu konulara değindim ve yazımın sonunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlerin faydalanabileceği kaynaklar verdim.

Yukardaki iddia adı geçen “Lonqisquama” diye bir tür yoktur. NETcevap sitenin burda belirtmek istediği canlı “Longisquama”dır. Bazıları “yazım hatasını büyütmenin bir anlamı yok” diyebilir ama bunlar aslında önemli şeyler. Bu bilimsel ciddiyeti göstermesi açısından oldukça önemlidir. Şimdi asıl konuya gelelim. Yine aynı sitede bir yerde şöyle diyor:

Sonuçta mevcut görüş bu canlının bir kuş olmadığı yönündedir. Bir “dino-kuş” da değildir. Triasic devre ait soyu tükenmiş bir sürüngendir. Evrimciler de bu canlı hakkında kesin bir tanımlama yapmamışlardır. Belki aynı türe ait daha fazla fosil bulunursa, canlının anatomisi daha iyi anlaşılabilir.

Görüldüğü gibi “Darwinist Yalanlar” başlıklı sayfada Longisquama için “… eksiksiz bir kuştur” diyor ama başka bir yerde “… mevcut görüş bu canlının bir kuş olmadığı yönündedir” diyor. Bunun üzerine “NETcevap”çılara sormak lazım: Darwinistleri yalancılıkla suçladığınız bu sayfada siz de yalan söylemiyor musunuz? Bu canlının kuş olmadığı düşünülüyorsa neden hâlâ “… eksiksiz bir kuştur” diyerek insanları kandırmaya devam ediyorsunuz?

Referanslar:
1. Miller-Urey experiment. (22.11.2005). Wikipedia, The Free Encyclopedia. http://en.wikipedia.org/wiki/Miller-Urey_experiment

Archaeopteryx ve Harun Yahya’nın Yanılgıları

Harun Yahya’nın Evrimcilerin İtirafları ve Evrim Aldatmacası kitaplarında sürüngenler ile kuşlar arasında bir ara geçiş formu olarak kabul edilen Archaeopteryx ile ilgili doğru olmayan birçok yazı var. Bunların bazılarına değinmek ve doğrularını aktarmak istiyorum. Harun Yahya kitabında şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63):

Archaeopteryx’in sadece soyu tükenmiş bir kuş türü olduğunun ve yarı dinozor-yarı kuş bir ara-geçiş formu olmadığının delilleri kısaca şöyle sıralanabilir:

1. Bu canlının “sternum”unun yani göğüs kemiğinin uçan kuşlardaki yapıda olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archaeopteryx fosili evrimci çevreler arasında çok büyük bir şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan Archaeopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde “… göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor” 189 deniliyordu.

Bu bulgu Archaeopteryx’in tam uçamayan bir yarı kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.

2. Öte yandan, Archaeopteryx’in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archaeopteryx’in günümüz kuşlarından farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu.

189. Nature, cilt 382, 1 Ağustos 1996, s. 401

Şimdi burdaki argümanları madde madde incelemek istiyorum:

  • Archaeopteryx’in göğüs kemiği vardı veya tüyleri asimetrikti onun için “mükemmel olarak uçabiliyordu” demek mümkün değildir. Uçabilmek için gerekli bazı kriterler vardır: tüyler in asimetrikliği, kanatların esnekliği, omuz bağlantısı, kas kütlesi yüzdesi gibi.
  • Speakman ve Thomson 1994’de yaptıkları araştırmada (1) Archaeopteryx’in kanatlarındaki tüylerin asimetrikliğinin günümüz modern kuşlarınınkilere göre çok düşük olduğunu ortaya koymuştur. Tüylerin asimetrikliği genel olarak uçarken tırmanma ve manevralarda çok etkilidir bu sebeple asimetrikliği düşük diye uçamaz diyemeyiz ama günümüzdeki uçabilen modern kuşlar gibi uçamadığı kesindir.
  • Modern kuşlar uçarken temel olarak “pectoralis” kasını kullanırlar. Modern kuşlarda bu kasın ağırlığı vücut ağırlığının %35’ine kadar çıkar ve genel olarak %20-35 arasında değişir. Modern kuşlar oldukları yerden havalanabilmek ve düşük hızlarda uçmak için gerekli kanat çırpma hareketlerini yapmak için bu kası kullanırlar. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx’deki pectoralis kasının vücut ağırlığına oranı %9’du (2). Bu da modern kuşlara göre oldukça düşük bir orandır. Ayrıca Speakman’ın araştırmasına göre bir kuşun modern kuşlar gibi oldukları yerden havalanabilmek, düşük hızlarda uçabilmek için gerekli manevraları yapabilmesi için pectoralis kasının ağırlığının vücut ağırlığına oranının en az %16 olması gerekir (3). Görüldüğü gibi Archaeopteryx bu sınırın altındadır.
  • Yine modern kuşlardaki “supracoracoideus” kası kuşların durdukları yerden havalanmasında ve düşük hızlarda uçabilmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx hem kütle oarak hem de düzenleme olarak modern kuşlardaki gibi bir supracoracoideus kasına sahip değildir (4).

Burdan çıkan bir sonuç şudur: Archaeopteryx olduğu yerden havalanabilmek için gerekli kas gücüne ve yapısına sahip değildi. Havalanabilmek için belli bir süre koşup yeterli hıza ulaşması gerekiyordu. 8-9 m/s hızlar civarında rahatça uçabildiği düşünülmektedir çünkü bu hızlarda çok fazla kas gücü gerekmemektedir. Daha çok olduğu yerde havalanmak, düşük hızlarda uçmak ve keskin manevralar yapabilmek için yüksek kas gücüne ve günümüzdeki modern kuşlardaki gibi düzgün bir kas yapısına sahip olmak gerekir.

Görüldüğü gibi elimizdeki veriler Archaeopteryx’in “mükemmel olarak uçabildiğini” göstermekten çok uzaktır.

Yine aynı kitapta geçen başka bir bölümde şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63-64 ve Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 80):

Archaeopteryx’in ağızındaki dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bir kısmının yoktur. Daha da önemli olan nokta dişli kuşların da Archaeopteryx ile sınırlı olmamasıdır. Fosil kayıtlarına baktığımızda Archaeopteryx ile aynı dönemde veya Archaeopteryx’ten sonra ve hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.

Şimdi burdaki argümanların geçerliliğine bakalım:

  • Tüm sürüngenler içinde sadece kaplumbağaların dişleri yoktur. Ayrıca zaten kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği savunulmaktadır. Yani kaplumbağaların dişinin olmamasının kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği teziyle hiçbir ilgisi yoktur.
  • Archaeopteryx’in diş yapısının dinozorlarınkinden çok farklı olduğu da gerçek değil. Archaeopteryx’in dişleri tırtıksızdır ve bu şekilde dişlere sahip oldukları bilinen dinozorlar vardır: Ornithomimosaur’lar, therizinosaur’lar ve oviraptorosaur’lar.
  • Yaşayan hiçbir kuş türünün dişi yoktur. Ama kuşların embriyoları incelendiğinde diş tomurcukları oluştuğu fakat bunların ileriki aşamalarda yok olduğu ve diş oluşmadığı görülmektedir. Bu bilgi bize kuşların atalarının dişleri olduğunu ama bu özelliğin modern kuşlarda yok olduğunu göstermektedir.
  • Dişlerinin büyük bölümünü kaybettiği bilinen 4 kuş türü vardır: Hesperornis, Ichthyornis, Gansus, and Limenavis. Bu türler neredeyse modern kuşlar kadar gelişmiştir ve modern kuşlardan genel olarak tek farkları dişleri olmasıdır. Bu sebeple bu türler sürüngen-kuş evrimindeki birkaç farklı yoldan biri için artık son basamak olarak değerlendirilmektedir. Yani bunları göstererek kuşların dişi olmasının normal birşeymiş gibi anlatılması tamamen yanlıştır.

İngilizce biliyorsanız Archaeopteryx ile ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek için Talk Origins sitesindeki All About Archaeopteryx makalesini okumanızı öneririm. Bu makale oldukça ayrıntılı bir şekilde Archaeopteryx’in tüm özelliklerini incelemekte ve nasıl birçok sürüngen ve kuş özelliklerini birarada barındırdığını açıklamaktadır. Ayrıca İngilizce bilmeyenler Dr. Ümit Sayın’ın “Uçtu Uçtu Dinozor Uçtu” başlıklı makalesini okuyarak konuyla ilgili bilgi alabilir (bölüm 1, bölüm 2, bölüm 3).

Referanslar:
1. Speakman, J.R. & Thomson, S.C., Flight capabilities of Achaeopteryx. Nature, 1994, 370:514.
2. Ruben, J., Reptilian physiology and the flight capacity of Archaeopteryx. Evolution, 1991, 45: 1-17.
3. Speakman, J. R., Flight capabilities in Archaeopteryx. Evolution, 1993, 47: 336-340.
4. Ostrom, J.H., Archaeopteryx and the Origin of Flight. The Quarterly Review of Biology, 1974, 49(1)

Kaynaklar:
– Chris Nedin, All About Archaeopteryx, http://talkorigins.org/faqs/archaeopteryx/info.html , 1999
http://www.talkorigins.org/indexcc/CC/CC214.html